DENİZLERİN ZAMAN MAKİNESİNİ YAPAN ADAM: JOHN HARRISON

Yüzlerce yıl önce denizciler boylamı tam olarak hesaplayamadıkları için çok sayıda ölümlü deniz kazası yaşıyordu. Örneğin sadece 22 Ekim 1707’de 4 İngiliz gemisi yön tayininde yaşanan sorunlar yüzünden parçalanınca kazada 1647 kişi öldü. Boylamın bilinememesi nedeniyle uzun deniz yolculukları daha bir uzuyor, ekonomik zararları bir yana denizciler sağlıklı beslenemedikleri için türlü hastalıklardan dolayı acı çekerek ölüyorlardı.

Zamanı kullanarak boylamı hesaplamanın ilk şartı ise iki farklı yerde saatin kaç olduğunu bilmekten geçiyordu.

Gemma Frisius 1530 yılında 22 yaşındayken, boylamı bulmak için mekanik bir saat kullanma fikrini öne sürdü. Aradan 200 yıl geçtikten sonra bu fikri çağının ötesinde bir zekaya sahip saat ustası olan John Harrison gerçekleştirdi.

John Harrison, zamanın hatasız bir şekilde ölçülebilmesi ve bu ölçümü yapan makinenin taşınabilir olması konusunda uzmanlaşarak denizciliğin 1700’lere dek süregelen boylam sorununu neredeyse tek başına çözerek bir efsane oldu.

Aslında ilk büyük saat ustası olarak kabul edilen Christiaan Huygens, Harrison’dan yaklaşık 100 yıl kadar önce denizde kullanılmak üzere bazı saatler tasarlamıştı ancak güvenilir ve dakik bir deniz zamanölçeri yapmanın güçlüklerini tam olarak aşamadı. Neticede aralarında bilim tarihinin önemli simalarından Isaac Newton gibi kişiler bile boylam sorununun saat kullanılarak çözülemeyeceğine karar verdi.

Zamanı kullanarak boylamı hesaplamanın ilk şartı iki farklı yerde saatin kaç olduğunu bilmekten geçiyordu.

1714 yılında Britanya’da Boylam Kanunu kabul edildi. En yüksek ödül 20.000 sterlindi. O dönemde bir işçinin aylığı ancak 1 sterlin olduğundan bu para ödülü çok büyüktü.

John Harrison birmekaniğe çok meraklı bir marangozdu aslında ve ahşap saatler üretiyordu. Pirinç ve çelik gibi maddeleri ise sadece gerekli yerlerde kullanıyordu. Yaptığı ahşap saatler öylesine sağlamdı ki bugün bile çalışmaya devam ediyorlar.

1722’de yaptığı ilk kule saatinde normalde yağlanması gereken parçalar, kendi yağını salan kerestesi oldukça sert olan peygamberağacından yapıldığı için yağlanması gerekmeyen bir mekanizmaya sahipti. Bu saat Brocklsby Park’ta aradan 300 yıl geçmesine rağmen 1884 yılında işçilerin bakımını yapmak için durdurdukları zaman hariç durmaksızın işlemeye devam ediyor.

John Harrison 1730 yılında Londra’ya vardığında fikrini ilk anlattığı kişi Boylam Kurulu üyesi Edmond Halley oldu. Halley kurul üyelerinin bir saat kullanarak boylam sorununu çözme fikrine sıcak bakmayacaklarını bildiği için Harrison’ı ünlü bir saat ustası olan George Graham’a gönderdi.

Bildiklerini, öğrendiklerini kendine saklamayan bunları diğer saat ustalarıyla paylaşan “dürüst” lakaplı George Graham, Harrison’ın çizimlerindeki dehayı farkederek kendisini himayesine aldı ve maddi destekte bulundu.

Harrison 5 sene süren uğraşısı sonucu H-1 adını verdiği ilk saatini gerçekleştirdi. H-1 görünür olduğunda kendisinden önce yapılan saatlere hiç benzemiyordu, garip görünüşüyle kendisinden sonra üretilen saatlere de benzemedi.

H-1 yapılan ilk deniz yolculuğu testini başarıyla geçti.

Harrison, Boylam Kurulu’ndan daha iyi bir saat yapmak için destek istedi, 2 yıl sonra ortaya H-2 çıktı. Devrimci yeniliklere sahip bu zamanölçer zorlu testlerin hepsini geçti. Ancak mükemmeliyetçi bir insan olan Harrison bu saatten hoşnut değildi.

Bu arada seneler hızla ilerliyordu: Yapımına başladığında 48 yaşında olan Harrison’ın H-3’ü yapması 19 yılını aldı. İki yılda bir kule saati yapan, dokuz yılda dünya saat tarihini değiştiren ölçüde yenilikler barındıran 2 deniz saati üreten Harrison’ın H-3 için böylesine zaman harcamasına tarihçiler bir açıklama getiremiyor. 753 parçadan oluşan H-3 üzerindeki yenilikler ise günümüzde termostatlarda ve sıcaklık kontrol aletlerinde kullanılıyor.

Ancak zor beğenen Harrison yaptığı bu saati de beğenmiyordu. Aslında H-3’ü yaparken fikrini değiştirmişti. Cep saati boyutlarında bir deniz saati yapmaya karar verdi.

H-3’ten 4 yıl sonra H-4 dünyaya geldi. Bir cep saati olarak çok büyüktü (çapı 12,5 cm) ancak bir deniz saati olarak çok küçüktü (ayrıca mekanizmasının üzerinde John Harrison ve oğlu, MS 1759 yazıyordu). Romen rakamlarının saati, Arap rakamlarının saniyeyi gösterdiği bu saat devrimci özellikleriyle yeni bir çağın başlangıcını simgeliyordu.

Zamanın garip bir cilvesi olarak Ulusal Denizcilik Müzesi’nde milyonlarca ziyaretçi çeken bu saat çalışmıyor. Müze yöneticileri H4’ün kötü ellerde hoyrat kullanıldığı ve yeterince zarar gördüğünü düşündükleri için saatin çalışmasını istemiyor.

Bütün olumlu gelişmelere rağmen saatlerin bir boylam bulma aygıtı olamayacağını, astronomik yöntemlerin çok daha uygun olduğunu düşünen, son derece inatçı bir kişiliğe sahip olan Nevil Maskelyne, ödülün Harrison’a verilmesini engelledi.

Fakat Harrison ölmeden önce H-5’i de bitirdi.

Boylam Kurulu’nun Harrison’dan inatla esirgediği ödülü ancak Kralın baskısıyla Meclis verdi -o da bir kısmını-. Böylece ölmeden önce yaşadığı derin haksızlığın telafisine bir ölçüde tanık olan ve 1773 yılında onurlandırılan 1693 doğumlu John Harrison daha fazla yaşamadı, 24 Mart 1776’da 83 yaşında her fani gibi o da öldü.

Kitapta mekanik saatlerde çok yaygın olarak kullanılan bağımsız manivela maşayı icat eden Thomas Mudge (1714-1794), pimli tetik maşayı geliştiren John Arnold (1735-1799), deniz kronometrelerini kusursuzlaştıran Thomas Earnshaw (1749-1829) gibi diğer hatırı sayılır şahsiyetler hakkında ayrı ayrı bilgi verilmiş.

Konuyla ilgili ilk Boylam kitabının da yazarı olan Dava Sobel, yazdığı eserin genişletilmiş versiyonu olan ikinci kitabın diğer yazarı olan olan Harvard Üniversitesi’nin Tarihi Bilimsel Aletler Koleksiyonu Müdürü William J. H. Andrewes ile bir usturlab sergisinde tanışmış. Andrewes bu tanışmadan iki yıl sonra Dava Hanımı bir boylam sempozyumuna çağırmış. Sempozyum için gittiği vakit Ulusal Saat Koleksiyoncuları Derneği üyesi 500 kadar katılımcıyı İngiliz dahi John Harrison’ın 300. Doğum gününü kutlarken görmüş böylece “Boylam” kitabı yazarın zihninde filizlenmeye başlamış. William J. H. Andrewes, Harrison’ın yaptığı saatlerin sergilendiği Eski Kraliyet Gözlemevi ve Ulusal Denizcilik Müzesi’ndeki saatlerin bakımı üstlenmiş ve ustanın yapımını tamamlayamadığı bir ahşap saati işler duruma getirmiş. İşte bu iki meraklı biliminsanı birlikte, TÜBİTAK’ın Türkçeye çevirme ferasetini gösterdiği kitabı yazmış.

Kitap neredeyse mükemmel, yine de bir eleştirim var: Boylam kitabında “tüm zamanların en verimli saat yapımcısı ve saatçilik yazarlarından” diye takdim edilen Ferdinand Berthoud’dan söz edilmiş ancak keşke 1815 yılında Deniz kuvvetlerinin saatçısı olarak Berthoud’nun ardından onun yerine geçen ve tartışmasız saat dünyasının dev isimlerinden biri olan büyük mucit Abraham Louis Breguet birkaç sözcükle anılsaydı keşke, ancak adı bile anılmıyor ne yazık ki.

Bu kitabı okuyunca bir kez daha anladım ki saat insanlık tarihinin ortak mirası ve hazinesi. Saat dünyasının da bir milliyeti yok aslında; Hollandalılar, Amerikalılar, İngilizler, Polonyalılar, Türkler, Araplar, Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar veya İsviçreliler saat tarihinin en onurlu sayfalarında birlikte gülümsüyorlar.

Özetle “Boylam”, bilhassa saat meraklılarının el altında bulundurması gereken eşşiz bir yapıt.


DENİZLERİN ZAMAN MAKİNESİNİ YAPAN ADAM: JOHN HARRISON

Yüzlerce yıl önce denizciler boylamı tam olarak hesaplayamadıkları için çok sayıda ölümlü deniz kazası yaşıyordu. Örneğin sadece 22 Ekim 1707’de 4 İngiliz gemisi yön tayininde yaşanan sorunlar yüzünden parçalanınca kazada 1647 kişi öldü. Boylamın bilinememesi nedeniyle uzun deniz yolculukları daha bir uzuyor, ekonomik zararları bir yana denizciler sağlıklı beslenemedikleri için türlü hastalıklardan dolayı acı çekerek ölüyorlardı.

Zamanı kullanarak boylamı hesaplamanın ilk şartı ise iki farklı yerde saatin kaç olduğunu bilmekten geçiyordu.

Gemma Frisius 1530 yılında 22 yaşındayken, boylamı bulmak için mekanik bir saat kullanma fikrini öne sürdü. Aradan 200 yıl geçtikten sonra bu fikri çağının ötesinde bir zekaya sahip saat ustası olan John Harrison gerçekleştirdi.

John Harrison, zamanın hatasız bir şekilde ölçülebilmesi ve bu ölçümü yapan makinenin taşınabilir olması konusunda uzmanlaşarak denizciliğin 1700’lere dek süregelen boylam sorununu neredeyse tek başına çözerek bir efsane oldu.

Aslında ilk büyük saat ustası olarak kabul edilen Christiaan Huygens, Harrison’dan yaklaşık 100 yıl kadar önce denizde kullanılmak üzere bazı saatler tasarlamıştı ancak güvenilir ve dakik bir deniz zamanölçeri yapmanın güçlüklerini tam olarak aşamadı. Neticede aralarında bilim tarihinin önemli simalarından Isaac Newton gibi kişiler bile boylam sorununun saat kullanılarak çözülemeyeceğine karar verdi.

Zamanı kullanarak boylamı hesaplamanın ilk şartı iki farklı yerde saatin kaç olduğunu bilmekten geçiyordu.

1714 yılında Britanya’da Boylam Kanunu kabul edildi. En yüksek ödül 20.000 sterlindi. O dönemde bir işçinin aylığı ancak 1 sterlin olduğundan bu para ödülü çok büyüktü.

John Harrison birmekaniğe çok meraklı bir marangozdu aslında ve ahşap saatler üretiyordu. Pirinç ve çelik gibi maddeleri ise sadece gerekli yerlerde kullanıyordu. Yaptığı ahşap saatler öylesine sağlamdı ki bugün bile çalışmaya devam ediyorlar.

1722’de yaptığı ilk kule saatinde normalde yağlanması gereken parçalar, kendi yağını salan kerestesi oldukça sert olan peygamberağacından yapıldığı için yağlanması gerekmeyen bir mekanizmaya sahipti. Bu saat Brocklsby Park’ta aradan 300 yıl geçmesine rağmen 1884 yılında işçilerin bakımını yapmak için durdurdukları zaman hariç durmaksızın işlemeye devam ediyor.

John Harrison 1730 yılında Londra’ya vardığında fikrini ilk anlattığı kişi Boylam Kurulu üyesi Edmond Halley oldu. Halley kurul üyelerinin bir saat kullanarak boylam sorununu çözme fikrine sıcak bakmayacaklarını bildiği için Harrison’ı ünlü bir saat ustası olan George Graham’a gönderdi.

Bildiklerini, öğrendiklerini kendine saklamayan bunları diğer saat ustalarıyla paylaşan “dürüst” lakaplı George Graham, Harrison’ın çizimlerindeki dehayı farkederek kendisini himayesine aldı ve maddi destekte bulundu.

Harrison 5 sene süren uğraşısı sonucu H-1 adını verdiği ilk saatini gerçekleştirdi. H-1 görünür olduğunda kendisinden önce yapılan saatlere hiç benzemiyordu, garip görünüşüyle kendisinden sonra üretilen saatlere de benzemedi.

H-1 yapılan ilk deniz yolculuğu testini başarıyla geçti.

Harrison, Boylam Kurulu’ndan daha iyi bir saat yapmak için destek istedi, 2 yıl sonra ortaya H-2 çıktı. Devrimci yeniliklere sahip bu zamanölçer zorlu testlerin hepsini geçti. Ancak mükemmeliyetçi bir insan olan Harrison bu saatten hoşnut değildi.

Bu arada seneler hızla ilerliyordu: Yapımına başladığında 48 yaşında olan Harrison’ın H-3’ü yapması 19 yılını aldı. İki yılda bir kule saati yapan, dokuz yılda dünya saat tarihini değiştiren ölçüde yenilikler barındıran 2 deniz saati üreten Harrison’ın H-3 için böylesine zaman harcamasına tarihçiler bir açıklama getiremiyor. 753 parçadan oluşan H-3 üzerindeki yenilikler ise günümüzde termostatlarda ve sıcaklık kontrol aletlerinde kullanılıyor.

Ancak zor beğenen Harrison yaptığı bu saati de beğenmiyordu. Aslında H-3’ü yaparken fikrini değiştirmişti. Cep saati boyutlarında bir deniz saati yapmaya karar verdi.

H-3’ten 4 yıl sonra H-4 dünyaya geldi. Bir cep saati olarak çok büyüktü (çapı 12,5 cm) ancak bir deniz saati olarak çok küçüktü (ayrıca mekanizmasının üzerinde John Harrison ve oğlu, MS 1759 yazıyordu). Romen rakamlarının saati, Arap rakamlarının saniyeyi gösterdiği bu saat devrimci özellikleriyle yeni bir çağın başlangıcını simgeliyordu.

Zamanın garip bir cilvesi olarak Ulusal Denizcilik Müzesi’nde milyonlarca ziyaretçi çeken bu saat çalışmıyor. Müze yöneticileri H4’ün kötü ellerde hoyrat kullanıldığı ve yeterince zarar gördüğünü düşündükleri için saatin çalışmasını istemiyor.

Bütün olumlu gelişmelere rağmen saatlerin bir boylam bulma aygıtı olamayacağını, astronomik yöntemlerin çok daha uygun olduğunu düşünen, son derece inatçı bir kişiliğe sahip olan Nevil Maskelyne, ödülün Harrison’a verilmesini engelledi.

Fakat Harrison ölmeden önce H-5’i de bitirdi.

Boylam Kurulu’nun Harrison’dan inatla esirgediği ödülü ancak Kralın baskısıyla Meclis verdi -o da bir kısmını-. Böylece ölmeden önce yaşadığı derin haksızlığın telafisine bir ölçüde tanık olan ve 1773 yılında onurlandırılan 1693 doğumlu John Harrison daha fazla yaşamadı, 24 Mart 1776’da 83 yaşında her fani gibi o da öldü.

Kitapta mekanik saatlerde çok yaygın olarak kullanılan bağımsız manivela maşayı icat eden Thomas Mudge (1714-1794), pimli tetik maşayı geliştiren John Arnold (1735-1799), deniz kronometrelerini kusursuzlaştıran Thomas Earnshaw (1749-1829) gibi diğer hatırı sayılır şahsiyetler hakkında ayrı ayrı bilgi verilmiş.

Konuyla ilgili ilk Boylam kitabının da yazarı olan Dava Sobel, yazdığı eserin genişletilmiş versiyonu olan ikinci kitabın diğer yazarı olan olan Harvard Üniversitesi’nin Tarihi Bilimsel Aletler Koleksiyonu Müdürü William J. H. Andrewes ile bir usturlab sergisinde tanışmış. Andrewes bu tanışmadan iki yıl sonra Dava Hanımı bir boylam sempozyumuna çağırmış. Sempozyum için gittiği vakit Ulusal Saat Koleksiyoncuları Derneği üyesi 500 kadar katılımcıyı İngiliz dahi John Harrison’ın 300. Doğum gününü kutlarken görmüş böylece “Boylam” kitabı yazarın zihninde filizlenmeye başlamış. William J. H. Andrewes, Harrison’ın yaptığı saatlerin sergilendiği Eski Kraliyet Gözlemevi ve Ulusal Denizcilik Müzesi’ndeki saatlerin bakımı üstlenmiş ve ustanın yapımını tamamlayamadığı bir ahşap saati işler duruma getirmiş. İşte bu iki meraklı biliminsanı birlikte, TÜBİTAK’ın Türkçeye çevirme ferasetini gösterdiği kitabı yazmış.

Kitap neredeyse mükemmel, yine de bir eleştirim var: Boylam kitabında “tüm zamanların en verimli saat yapımcısı ve saatçilik yazarlarından” diye takdim edilen Ferdinand Berthoud’dan söz edilmiş ancak keşke 1815 yılında Deniz kuvvetlerinin saatçısı olarak Berthoud’nun ardından onun yerine geçen ve tartışmasız saat dünyasının dev isimlerinden biri olan büyük mucit Abraham Louis Breguet birkaç sözcükle anılsaydı keşke, ancak adı bile anılmıyor ne yazık ki.

Bu kitabı okuyunca bir kez daha anladım ki saat insanlık tarihinin ortak mirası ve hazinesi. Saat dünyasının da bir milliyeti yok aslında; Hollandalılar, Amerikalılar, İngilizler, Polonyalılar, Türkler, Araplar, Fransızlar, İtalyanlar, Almanlar veya İsviçreliler saat tarihinin en onurlu sayfalarında birlikte gülümsüyorlar.

Özetle “Boylam”, bilhassa saat meraklılarının el altında bulundurması gereken eşşiz bir yapıt.


>ZAMANIN TAMİRCİSİ SELMAN USTA

>

Der Uhrmacher ist ein Erfinder, Konstrukteur und Erbauer von Uhren, speziell mechanischen Uhrwerken und deren Zubehörteilen. Der Beruf beinhaltet aber insbesondere die Wartung und Pflege von Uhren aller Art. Und der einzige türkischstämmige Uhrmacher Selman Karakaya repariet nicht nur unzere Uhren vielleicht auch unseren errinerungen.

——————————————————————————–

Kimilerine göre saatsiz insanlar, akıp giden zamanın farkında olmadıkları için mutludur. Akrep ile yelkovanın bu kökü bir yerde işbirliği, insanlara sadece zamanı değil akıp giden hayatı da gösterir. Eskiden dedelerimizin köstekli, büyükannelerimizin ya da komşu evlerin duvarlarını süsleyen guguklu saatleri; akıp giden başka bir zamanın; başka bir geçmişin son izleridir.

O zamanlar sadece zamanın değil, saatlerin de başka bir değeri vardı. Şimdiki gibi herkesin bir saati olmadığı gibi, olanların da başka bir havası, başka bir duruşu olurdu. Sanki onlar kollarında ya da ceplerinde taşıdıkları saatle herşeyin farkındaydılar. Veya belki de saati olmayanlara öyle gelirdi. Ama her halûkarda saatin böylesine kıymetli olduğu zamanlarda tabii ki saat tamircileri de pek muteber, daha bir önemliydiler. Ne zamanki elektronik saatler çıktı ve fabrikalarda üretilen ucuz, pilli saatler yaygınlaştı; saat tamircileri de unutulmaya yüz tutan bir mesleğin son temsilcileri oluverdiler.

İşte bunlardan biri de Berlin’in Neukölln ilçesinde ısrarla ve sevgiyle saat tamir eden Selman Karakaya. Sevgiyle diyorum, çünkü İşletme fakültesi mezunu olmasına rağmen çocukluk hayali olan saat tamirciliğini bugün hâlâ ilk günkü heyecanla sürdürüyor Selman usta. Hem de Berlin’de, küçücük bir dükkânda. Ve o ilk saat tamirine başladığı yılları ise şöyle anımsıyor:

“Bu benim hep içimde olan birşeydi. Çok iyi hatırlıyorum ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordum. Rüyamda bir sürü saatler görüyordum, bozuk saatler ve ben onlarla uğraşıyordum. Tarlada bir hafta, on gün çalışarak ilk saatimi almıştım. Tabii çocuğum o zamanlar; oynarken ederken düşürdüm ve bozdum saatimi. Babamın arkadaşı bir saatçıye gittik ve ta o zaman bir merak başladı; bu adam naapıyo o küçücük şeyin içinde… Aslında ben üniversite de İşletme bitirdim ama içimde hep saatle uğraştım. Saatlerden ayrı yaşamayı hiç düşünemedim ben.“

Selman Usta saat tamirciliğine henüz ortaokula giderken başlar. Bir gün gözü gibi baktığı saaati bozulur ve hayatının akışı değişir:

“Türkiye’de bu iş saat ustalarının yanında öğreniliyor. Ben de tabii ustanın yanında öğrendim ve ustamla tanışmam da ilginç oldu: O zamanlar küçüğüm bir saatim bozuldu, bir parçası lâzım oldu. Küçük bir kibrit kutusuna koydum, parça lâzım ya, mahalle saatçisine götürdüm. O zamanlar İzmir’de oturuyoruz. Tabii usta beni görünce şaşırdı. Sen mi yapıyorsun bunu?, dedi. Evet, ben yapıyorum, dedim. Sen bozarsın saatleri böyle, gel ben sana öğreteyim bu işi, dedi. Ve o günden itibaren okul çıkışından sonra onun yanına gittim.“

O günlerden bugüne ise ustasından bir çok bilgiyi, nasihati yaşatmaya çalışan Selman Usta’nın kulağına küpe, mesleğine rehber olan şeyler de vardır:

“Aslında öyle bir şey ki; her adımda bazı sesleri çınlıyor kulağımda. Mesela en çok aklımda kalan: «Parça değiştirme kolaylığına gitme! Parçayı mümkün olduğunca tamir et!»”

Herkes için saat başka bir anlam ifade eder. Kimisi için sadece bir takı, kimisi içinse işe başlama anını gösteren basit, mekanik bir araç. Ama Selman usta için ise saat demek…:

“Saat denildiği zaman benim aklıma öyle elektronik saat gelmez. Zamanı en güzel gösteren mekanik bir saat gelir benim aklıma. Zamanı saat sevdirir, diye düşünürüm. Saatimiz güzel olursa, zamanı da güzel kullanırız. Bazı saat seven arkadaşlarım var; bazan 10 dakikada bir saate bakarlar, onlara: «yahu! Acalen mi var, ikide bir saate bakıyorsun» diye sorarım. Onlar da «yok saatimi seviyorum hem bu arada da zamanın ne kadar çabuk geçtiğini farkediyorum» diyorlar.“

Saat kullanmak sadece insandan insana farklılık göstermiyor Selma ustaya göre. Her zamanın, her kültürün bir saat kullanma farkı var:

“Günümüzde saat kavramı biraz değişti. Bir nevi erkeklerin aksesuarı durumuna geldi. Bir de son yıllarda mekanik saatler yeniden moda oldu. Büyük firmalar elektronikten, mekaniğe döndü. Çünkü verdiğiniz paranın karşılığını ancak mekanikte alabiliyorsunuz. Almanlar’da gözlediğim bir şey var: Spor yaparken başka bir saat, gezmeye giderken başka bir saat, işe giderken başka bir saat kullanıyorlar. Her şey için ayrı bir saat kullanıyorlar. Oysa biz Türkler de; babamızdan bir saat kalır, onu gece-gündüz her şartda kullanırız, hatıradır. Bozulduğu zaman da tamir ettirir yine takarız.“

Peki nedir bir saat ya da bir diğer deyişle zamanımızın tamircisi için güzel bir saat? Hangi saat en güzel saattir?:

“Televizyonda da bazan lüks saat diye çıkar. 100 bin, 200 bin, 1 milyon gibi rakamlar duyarız. Ama bunlar saatin değerini değil üzerindeki taşların ya da madenin değerini yansıtır. Benim gözümde bir saatin değeri en fazla 5 bin euro olabilir. Birçok model var sevdiğim. Mesela Edeka Kalender diye bir sistem var. Ayın durumlarını bile gösteriyor, ki onları bırakın tamir etmeyi, insan seyrederken bile zevkle seyrediyor.”

Her unutulmuş ya da untulmaya yüz tutan meslek hayatımıza sandığımızdan daha fazla şey katar. Saat tamircisi Selman ustanın mesleğinin, hayatına ve hayatımıza kattığı en önemli şeylerden biri de “dikkat“tir:

“Günlük yaptığımız işleri baştan savma yaparsak, yeniden yapmak zorunda kalabiliriz.Saat tamir ederken de aynı şekilde; eğer saati dikkat etmeden toplarsanız, bir ayrıntıyı unutuyorsunuz va taa başına kadar tekrar sökmek zorunda kalıyorsunuz. Ne iş yaparsanız yapın mutlaka tam konsantre olarak yapın.“

Nasıl zamanımızı iyi kullanmak için çaba sarfediyorsak aslında zamanı gösteren saatlerimizi de kullanmak için bazı şeylere özen göstermek gerekiyor:

“İşinin ehli ellerde saatin pili değiştirilmediği zaman açılırken kapak zarar görebiliyor. Saatin kasası, kapaktaki lastikler zarar görebiliyor. İçine pil yerleştiriken bilmeyen biri yanlış yerleştirebiliyor. Pili çıkarırken tel sarimı bozulabiliyor. En iyisi bir ustaya değiştirtmek gerekiyor.“

Pahalı ya da ucuz; bozuk olmadığı sürece dünyada bütün saatler hep aynı şeyi gösterirler. Akıp giden ve bir türlü engel olamadığımız, ömrümüzü yiyip bitiren zamanı. Küçücük tornavidasıyla, zamana direnerek ve zamanla birlikte Selman usta gibiler; hem anılarımızı, hem unutmak istemediğimiz zamanları ve belki de bir baba yadigârı saatin artık son kurtarıcısı.

Ufuk Danışman, 31 Aralık 2007 (Link)


ZAMANIN TAMİRCİSİ SELMAN USTA

Der Uhrmacher ist ein Erfinder, Konstrukteur und Erbauer von Uhren, speziell mechanischen Uhrwerken und deren Zubehörteilen. Der Beruf beinhaltet aber insbesondere die Wartung und Pflege von Uhren aller Art. Und der einzige türkischstämmige Uhrmacher Selman Karakaya repariet nicht nur unzere Uhren vielleicht auch unseren errinerungen.

——————————————————————————–

Kimilerine göre saatsiz insanlar, akıp giden zamanın farkında olmadıkları için mutludur. Akrep ile yelkovanın bu kökü bir yerde işbirliği, insanlara sadece zamanı değil akıp giden hayatı da gösterir. Eskiden dedelerimizin köstekli, büyükannelerimizin ya da komşu evlerin duvarlarını süsleyen guguklu saatleri; akıp giden başka bir zamanın; başka bir geçmişin son izleridir.

O zamanlar sadece zamanın değil, saatlerin de başka bir değeri vardı. Şimdiki gibi herkesin bir saati olmadığı gibi, olanların da başka bir havası, başka bir duruşu olurdu. Sanki onlar kollarında ya da ceplerinde taşıdıkları saatle herşeyin farkındaydılar. Veya belki de saati olmayanlara öyle gelirdi. Ama her halûkarda saatin böylesine kıymetli olduğu zamanlarda tabii ki saat tamircileri de pek muteber, daha bir önemliydiler. Ne zamanki elektronik saatler çıktı ve fabrikalarda üretilen ucuz, pilli saatler yaygınlaştı; saat tamircileri de unutulmaya yüz tutan bir mesleğin son temsilcileri oluverdiler.

İşte bunlardan biri de Berlin’in Neukölln ilçesinde ısrarla ve sevgiyle saat tamir eden Selman Karakaya. Sevgiyle diyorum, çünkü İşletme fakültesi mezunu olmasına rağmen çocukluk hayali olan saat tamirciliğini bugün hâlâ ilk günkü heyecanla sürdürüyor Selman usta. Hem de Berlin’de, küçücük bir dükkânda. Ve o ilk saat tamirine başladığı yılları ise şöyle anımsıyor:

“Bu benim hep içimde olan birşeydi. Çok iyi hatırlıyorum ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordum. Rüyamda bir sürü saatler görüyordum, bozuk saatler ve ben onlarla uğraşıyordum. Tarlada bir hafta, on gün çalışarak ilk saatimi almıştım. Tabii çocuğum o zamanlar; oynarken ederken düşürdüm ve bozdum saatimi. Babamın arkadaşı bir saatçıye gittik ve ta o zaman bir merak başladı; bu adam naapıyo o küçücük şeyin içinde… Aslında ben üniversite de İşletme bitirdim ama içimde hep saatle uğraştım. Saatlerden ayrı yaşamayı hiç düşünemedim ben.“

Selman Usta saat tamirciliğine henüz ortaokula giderken başlar. Bir gün gözü gibi baktığı saaati bozulur ve hayatının akışı değişir:

“Türkiye’de bu iş saat ustalarının yanında öğreniliyor. Ben de tabii ustanın yanında öğrendim ve ustamla tanışmam da ilginç oldu: O zamanlar küçüğüm bir saatim bozuldu, bir parçası lâzım oldu. Küçük bir kibrit kutusuna koydum, parça lâzım ya, mahalle saatçisine götürdüm. O zamanlar İzmir’de oturuyoruz. Tabii usta beni görünce şaşırdı. Sen mi yapıyorsun bunu?, dedi. Evet, ben yapıyorum, dedim. Sen bozarsın saatleri böyle, gel ben sana öğreteyim bu işi, dedi. Ve o günden itibaren okul çıkışından sonra onun yanına gittim.“

O günlerden bugüne ise ustasından bir çok bilgiyi, nasihati yaşatmaya çalışan Selman Usta’nın kulağına küpe, mesleğine rehber olan şeyler de vardır:

“Aslında öyle bir şey ki; her adımda bazı sesleri çınlıyor kulağımda. Mesela en çok aklımda kalan: «Parça değiştirme kolaylığına gitme! Parçayı mümkün olduğunca tamir et!»”

Herkes için saat başka bir anlam ifade eder. Kimisi için sadece bir takı, kimisi içinse işe başlama anını gösteren basit, mekanik bir araç. Ama Selman usta için ise saat demek…:

“Saat denildiği zaman benim aklıma öyle elektronik saat gelmez. Zamanı en güzel gösteren mekanik bir saat gelir benim aklıma. Zamanı saat sevdirir, diye düşünürüm. Saatimiz güzel olursa, zamanı da güzel kullanırız. Bazı saat seven arkadaşlarım var; bazan 10 dakikada bir saate bakarlar, onlara: «yahu! Acalen mi var, ikide bir saate bakıyorsun» diye sorarım. Onlar da «yok saatimi seviyorum hem bu arada da zamanın ne kadar çabuk geçtiğini farkediyorum» diyorlar.“

Saat kullanmak sadece insandan insana farklılık göstermiyor Selma ustaya göre. Her zamanın, her kültürün bir saat kullanma farkı var:

“Günümüzde saat kavramı biraz değişti. Bir nevi erkeklerin aksesuarı durumuna geldi. Bir de son yıllarda mekanik saatler yeniden moda oldu. Büyük firmalar elektronikten, mekaniğe döndü. Çünkü verdiğiniz paranın karşılığını ancak mekanikte alabiliyorsunuz. Almanlar’da gözlediğim bir şey var: Spor yaparken başka bir saat, gezmeye giderken başka bir saat, işe giderken başka bir saat kullanıyorlar. Her şey için ayrı bir saat kullanıyorlar. Oysa biz Türkler de; babamızdan bir saat kalır, onu gece-gündüz her şartda kullanırız, hatıradır. Bozulduğu zaman da tamir ettirir yine takarız.“

Peki nedir bir saat ya da bir diğer deyişle zamanımızın tamircisi için güzel bir saat? Hangi saat en güzel saattir?:

“Televizyonda da bazan lüks saat diye çıkar. 100 bin, 200 bin, 1 milyon gibi rakamlar duyarız. Ama bunlar saatin değerini değil üzerindeki taşların ya da madenin değerini yansıtır. Benim gözümde bir saatin değeri en fazla 5 bin euro olabilir. Birçok model var sevdiğim. Mesela Edeka Kalender diye bir sistem var. Ayın durumlarını bile gösteriyor, ki onları bırakın tamir etmeyi, insan seyrederken bile zevkle seyrediyor.”

Her unutulmuş ya da untulmaya yüz tutan meslek hayatımıza sandığımızdan daha fazla şey katar. Saat tamircisi Selman ustanın mesleğinin, hayatına ve hayatımıza kattığı en önemli şeylerden biri de “dikkat“tir:

“Günlük yaptığımız işleri baştan savma yaparsak, yeniden yapmak zorunda kalabiliriz.Saat tamir ederken de aynı şekilde; eğer saati dikkat etmeden toplarsanız, bir ayrıntıyı unutuyorsunuz va taa başına kadar tekrar sökmek zorunda kalıyorsunuz. Ne iş yaparsanız yapın mutlaka tam konsantre olarak yapın.“

Nasıl zamanımızı iyi kullanmak için çaba sarfediyorsak aslında zamanı gösteren saatlerimizi de kullanmak için bazı şeylere özen göstermek gerekiyor:

“İşinin ehli ellerde saatin pili değiştirilmediği zaman açılırken kapak zarar görebiliyor. Saatin kasası, kapaktaki lastikler zarar görebiliyor. İçine pil yerleştiriken bilmeyen biri yanlış yerleştirebiliyor. Pili çıkarırken tel sarimı bozulabiliyor. En iyisi bir ustaya değiştirtmek gerekiyor.“

Pahalı ya da ucuz; bozuk olmadığı sürece dünyada bütün saatler hep aynı şeyi gösterirler. Akıp giden ve bir türlü engel olamadığımız, ömrümüzü yiyip bitiren zamanı. Küçücük tornavidasıyla, zamana direnerek ve zamanla birlikte Selman usta gibiler; hem anılarımızı, hem unutmak istemediğimiz zamanları ve belki de bir baba yadigârı saatin artık son kurtarıcısı.

Ufuk Danışman, 31 Aralık 2007 (Link)


ZAMANIN TAMİRCİSİ SELMAN USTA

Der Uhrmacher ist ein Erfinder, Konstrukteur und Erbauer von Uhren, speziell mechanischen Uhrwerken und deren Zubehörteilen. Der Beruf beinhaltet aber insbesondere die Wartung und Pflege von Uhren aller Art. Und der einzige türkischstämmige Uhrmacher Selman Karakaya repariet nicht nur unzere Uhren vielleicht auch unseren errinerungen.

——————————————————————————–

Kimilerine göre saatsiz insanlar, akıp giden zamanın farkında olmadıkları için mutludur. Akrep ile yelkovanın bu kökü bir yerde işbirliği, insanlara sadece zamanı değil akıp giden hayatı da gösterir. Eskiden dedelerimizin köstekli, büyükannelerimizin ya da komşu evlerin duvarlarını süsleyen guguklu saatleri; akıp giden başka bir zamanın; başka bir geçmişin son izleridir.

O zamanlar sadece zamanın değil, saatlerin de başka bir değeri vardı. Şimdiki gibi herkesin bir saati olmadığı gibi, olanların da başka bir havası, başka bir duruşu olurdu. Sanki onlar kollarında ya da ceplerinde taşıdıkları saatle herşeyin farkındaydılar. Veya belki de saati olmayanlara öyle gelirdi. Ama her halûkarda saatin böylesine kıymetli olduğu zamanlarda tabii ki saat tamircileri de pek muteber, daha bir önemliydiler. Ne zamanki elektronik saatler çıktı ve fabrikalarda üretilen ucuz, pilli saatler yaygınlaştı; saat tamircileri de unutulmaya yüz tutan bir mesleğin son temsilcileri oluverdiler.

İşte bunlardan biri de Berlin’in Neukölln ilçesinde ısrarla ve sevgiyle saat tamir eden Selman Karakaya. Sevgiyle diyorum, çünkü İşletme fakültesi mezunu olmasına rağmen çocukluk hayali olan saat tamirciliğini bugün hâlâ ilk günkü heyecanla sürdürüyor Selman usta. Hem de Berlin’de, küçücük bir dükkânda. Ve o ilk saat tamirine başladığı yılları ise şöyle anımsıyor:

“Bu benim hep içimde olan birşeydi. Çok iyi hatırlıyorum ilkokul dördüncü sınıfa gidiyordum. Rüyamda bir sürü saatler görüyordum, bozuk saatler ve ben onlarla uğraşıyordum. Tarlada bir hafta, on gün çalışarak ilk saatimi almıştım. Tabii çocuğum o zamanlar; oynarken ederken düşürdüm ve bozdum saatimi. Babamın arkadaşı bir saatçıye gittik ve ta o zaman bir merak başladı; bu adam naapıyo o küçücük şeyin içinde… Aslında ben üniversite de İşletme bitirdim ama içimde hep saatle uğraştım. Saatlerden ayrı yaşamayı hiç düşünemedim ben.“

Selman Usta saat tamirciliğine henüz ortaokula giderken başlar. Bir gün gözü gibi baktığı saaati bozulur ve hayatının akışı değişir:

“Türkiye’de bu iş saat ustalarının yanında öğreniliyor. Ben de tabii ustanın yanında öğrendim ve ustamla tanışmam da ilginç oldu: O zamanlar küçüğüm bir saatim bozuldu, bir parçası lâzım oldu. Küçük bir kibrit kutusuna koydum, parça lâzım ya, mahalle saatçisine götürdüm. O zamanlar İzmir’de oturuyoruz. Tabii usta beni görünce şaşırdı. Sen mi yapıyorsun bunu?, dedi. Evet, ben yapıyorum, dedim. Sen bozarsın saatleri böyle, gel ben sana öğreteyim bu işi, dedi. Ve o günden itibaren okul çıkışından sonra onun yanına gittim.“

O günlerden bugüne ise ustasından bir çok bilgiyi, nasihati yaşatmaya çalışan Selman Usta’nın kulağına küpe, mesleğine rehber olan şeyler de vardır:

“Aslında öyle bir şey ki; her adımda bazı sesleri çınlıyor kulağımda. Mesela en çok aklımda kalan: «Parça değiştirme kolaylığına gitme! Parçayı mümkün olduğunca tamir et!»”

Herkes için saat başka bir anlam ifade eder. Kimisi için sadece bir takı, kimisi içinse işe başlama anını gösteren basit, mekanik bir araç. Ama Selman usta için ise saat demek…:

“Saat denildiği zaman benim aklıma öyle elektronik saat gelmez. Zamanı en güzel gösteren mekanik bir saat gelir benim aklıma. Zamanı saat sevdirir, diye düşünürüm. Saatimiz güzel olursa, zamanı da güzel kullanırız. Bazı saat seven arkadaşlarım var; bazan 10 dakikada bir saate bakarlar, onlara: «yahu! Acalen mi var, ikide bir saate bakıyorsun» diye sorarım. Onlar da «yok saatimi seviyorum hem bu arada da zamanın ne kadar çabuk geçtiğini farkediyorum» diyorlar.“

Saat kullanmak sadece insandan insana farklılık göstermiyor Selma ustaya göre. Her zamanın, her kültürün bir saat kullanma farkı var:

“Günümüzde saat kavramı biraz değişti. Bir nevi erkeklerin aksesuarı durumuna geldi. Bir de son yıllarda mekanik saatler yeniden moda oldu. Büyük firmalar elektronikten, mekaniğe döndü. Çünkü verdiğiniz paranın karşılığını ancak mekanikte alabiliyorsunuz. Almanlar’da gözlediğim bir şey var: Spor yaparken başka bir saat, gezmeye giderken başka bir saat, işe giderken başka bir saat kullanıyorlar. Her şey için ayrı bir saat kullanıyorlar. Oysa biz Türkler de; babamızdan bir saat kalır, onu gece-gündüz her şartda kullanırız, hatıradır. Bozulduğu zaman da tamir ettirir yine takarız.“

Peki nedir bir saat ya da bir diğer deyişle zamanımızın tamircisi için güzel bir saat? Hangi saat en güzel saattir?:

“Televizyonda da bazan lüks saat diye çıkar. 100 bin, 200 bin, 1 milyon gibi rakamlar duyarız. Ama bunlar saatin değerini değil üzerindeki taşların ya da madenin değerini yansıtır. Benim gözümde bir saatin değeri en fazla 5 bin euro olabilir. Birçok model var sevdiğim. Mesela Edeka Kalender diye bir sistem var. Ayın durumlarını bile gösteriyor, ki onları bırakın tamir etmeyi, insan seyrederken bile zevkle seyrediyor.”

Her unutulmuş ya da untulmaya yüz tutan meslek hayatımıza sandığımızdan daha fazla şey katar. Saat tamircisi Selman ustanın mesleğinin, hayatına ve hayatımıza kattığı en önemli şeylerden biri de “dikkat“tir:

“Günlük yaptığımız işleri baştan savma yaparsak, yeniden yapmak zorunda kalabiliriz.Saat tamir ederken de aynı şekilde; eğer saati dikkat etmeden toplarsanız, bir ayrıntıyı unutuyorsunuz va taa başına kadar tekrar sökmek zorunda kalıyorsunuz. Ne iş yaparsanız yapın mutlaka tam konsantre olarak yapın.“

Nasıl zamanımızı iyi kullanmak için çaba sarfediyorsak aslında zamanı gösteren saatlerimizi de kullanmak için bazı şeylere özen göstermek gerekiyor:

“İşinin ehli ellerde saatin pili değiştirilmediği zaman açılırken kapak zarar görebiliyor. Saatin kasası, kapaktaki lastikler zarar görebiliyor. İçine pil yerleştiriken bilmeyen biri yanlış yerleştirebiliyor. Pili çıkarırken tel sarimı bozulabiliyor. En iyisi bir ustaya değiştirtmek gerekiyor.“

Pahalı ya da ucuz; bozuk olmadığı sürece dünyada bütün saatler hep aynı şeyi gösterirler. Akıp giden ve bir türlü engel olamadığımız, ömrümüzü yiyip bitiren zamanı. Küçücük tornavidasıyla, zamana direnerek ve zamanla birlikte Selman usta gibiler; hem anılarımızı, hem unutmak istemediğimiz zamanları ve belki de bir baba yadigârı saatin artık son kurtarıcısı.

Ufuk Danışman, 31 Aralık 2007 (Link)


>Zamanın aracı onun ömrünün amacı

>

Halime Çelikel

“Mümkün olsa da sarayda bir gün geçirebilsek. O dönemin kıyafetlerini giysek, yemeklerini yesek, müziklerini dinleyip eğlensek.” Topkapı Sarayı’na ilk kez gittiğimde böyle düşünmüştüm. Bu fikir beni o kadar heyecanlandırmıştı ki gece rüyama bile girdi. Hayal ettiğim elbiseleri giymiş sarayda arz-ı endam ediyordum ki birden “Yakalayın şunu” diye bir ses duydum. Peşimde bir dolu asker. Ben önde kaftanın eteklerini toplayıp kaçmaya çalışıyorum. Böyle bir kaçmak görülmemiştir. Kan ter içinde uyandığımda bu hayali kurduğuma bin pişman olma kıvamına gelmiştim.

Huzur dolu bir vaha

Saat Müzesi’ne Şule Gürbüz’le röportaj yapmaya giderken Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesini boydan boya geçmem gerekti. Rüyamı hatırlayıp nöbet yerlerine giden askerleri İPeşime düşerler mi’ kaygısıyla göz ucuyla süzmeden edemedim. Sarayın güzelim manzaralı bahçesini bu gerilimli duygularla (!) adımladım. Şule Gürbüz’ün çalıştığı saat atölyesi tam bir vaha gibiydi. Hayatın koşuşturmasından uzak,
kahve kokan, inceden Bekir Sıtkı Sezgin’in nağmelerinin duyulduğu, dışarıdaki sıcağa inat serin. Masanın üzerine kurulmuş kedinin mırıl mırıl uyuması da huzur manzarasını tamamlıyordu. Tamir edilmeyi bekleyen saatler vardı etrafta. Tıkır tıkır çalışanlar da vakti geldiğinde ahenkle gonkluyordu. Tabii tüm bu ortamı yaratan kadın da dingin. Hani insanlarla eşanlamlı kelimeler olsa Şule Gürbüz’ünki ‘sükûnet’ olurdu.

Felsefe yapamadık

Şule Gürbüz, Türkiye’de sanat tarihi, Londra’da felsefe okumuş. Konservatuarda müzik eğitimi alan, viyolonsel ve kilise orgu çalan Şule Gürbüz’ün yayımlanmış 3 kitabı var. Bu konularla dolaylı ilgisi olan soruları bile yanıtlamak istemiyor. “Felsefe okumuş, saatler konusunda uzmanlaşmış biriyle konuşunca zaman kavramı üzerine bir soru sormadan olmaz” diyorum, aldığım cevap “Eğitimim ve yaptığım iş düşünüldüğünde klip çekimine uygun bir görüntü verdiğimin farkındayım ama saat tamir ederken öyle sanatçı elinden çıkma felsefi düşüncelere saplanmıyorum. Sadece işimi iyi yapmaya çalışıyorum” oluyor.

Aklına değil başına gelmiş

Dolmabahçe Sarayı’na araştırmacı olarak giren Şule Gürbüz’ün depolardaki hepsi de çalışmaz durumda olan saatler ilgisini çekmiş. Nedenini kendisi de bilmiyor. “Ben müstakil olmayı, yalnız başıma kalmayı, buna yönelik bir ortam kurmayı seven biriyim. Sarayda bir saat atölyesi kurarak böyle bir ortamı yaratabileceğimi, bir ustanın beni yetiştirebileceğini düşündüm. Bu kadar başka eğitimlerden sonra hayalim saatçi olmaktı diyemem. Benim arzum böyle asude, sükûnet içinde bir işi yapabilmekti. Saatçiliğin kendi içinde çok zarif başka bir işte olmayan bir yapısı var. Bu da beni cezbetti. Saatçilik aklıma değil başıma
gelen bir şeydi” diyor.

Son saraylının öğrencisi

Şule Gürbüz, bu ayarda saatleri tamir etmeyi öğretebilecek kim var diye araştırıp saray saatleri danışmanı Recep Usta’yı bulmuş. Kendisini eğitmesi için Recep Gürgen’i ikna etmesi kolay olmamış. Şule Gürbüz’le röportajımızın sürpriz konuğu Recep Gürgen, Osmanlı’nın son saray saatçisi Wolfgang Meyer’in öğrencisi. Kartında ‘Tamiri imkansız saat yoktur’ yazan bir usta. Bugüne dek 30 binin üzerinde saati tamir etmiş. Haftanın bir günü Recep Usta saraya gelmiş, bir gün de Şule Gürbüz onun atölyesine gitmiş. İşi öğrenmek için çok çalışan Şule Gürbüz hocasının gözüne girmek için elini amonyaktan, benzinden çıkarmamış. 1 yıl sonra Dolmabahçe Sarayı’nın içindeki saat atölyesini kurmuşlar. 50 yıldan daha uzun süredir yok olmuş saray saatçiliği geleneğini de böylece yeniden canlandırmışlar. Atölyede Dolmabahçe Sarayı’na ait 193 saatin 169’unu tamir etmişler. 26 Eylül 2003’te sarayın iç hazine binasında bulunan Türkiye’nin ilk ve tek saat müzesini açmışlar. Müzede saatlerin 64 tanesi sergileniyor. Ayrıca Beylerbeyi Sarayı, Yıldız Şale, Ihlamur Kasrı, Aynalıkavak Kasrı, Küçüksu Kasrı, Florya Atatürk Köşkü gibi diğer köşk ve kasırlara camilere ve azınlık okullarına ait saatleri de onarmışlar. Recep Gürgen’e ait atölyede de müzayedelere çıkan, kişilerin özel koleksiyonlarında yer alan binlerce saati tamir etmişler.

Saat kulesinden düşmüş

Yetişme süresince birçok bilmediği alet edevatla, kimyasalla, saat kuleleriyle uğraşırken Şule Gürbüz’ün başına çeşitli kazalar da gelmiş. Örneğin saat kulesinden düşerek omzunu kırmış ama “Bunun yaptığım işle tek bağlantısı düştüğüm yerin tesadüfen bir saat kulesi olması. Düşmemin nedeni sakarlığım” diyor. Şule Gürbüz mesleğe çıraklıktan değil kalfalıktan başlamış. Recep Usta’nın atölyesinde işi öğrenirken de normal bir tamircinin hayatında görmeyeceği çok kıymetli saatlerle çalışmış. “Kötü, değersiz, mekanik yönden kıymeti olmayan bir saatle zaman kaybetmedim. Piyasa tipi saatleri hiç elime almadım. O yüzden kısa zamanda bir zevk, üslup, iyinin kıymetine dair fikir sahibi oldum” diyor. Türkiye’deki hatta dünyadaki tek kadın mekanik saat tamircisi Şule Gürbüz saray saatlerini tamir edecek ehil ellere işte böyle sahip olmuş.

Yüzlerce yıllık tik taklar

“19. yüzyıl sonu Osmanlı’nın zayıf bir dönemi olduğu için saraya çok fazla hediye gelmiyormuş. Dolmabahçe Sarayı’ndaki objelerin çoğu kataloglardan seçilerek satın alınmış. O dönemde zengin olan herkesin sahip olabileceği türden saatler var sarayda. En eskisi 1500’lerde yapılmış bir İtalyan Rönesans saati” diyerek Dolmabahçe’deki saat koleksiyonu ile ilgili bilgi veriyor Şule Gürbüz.

En değerliler Topkapı’da

Oysa Topkapı Sarayı’ndakiler dünyanın en değerli saat koleksiyonlarından biriymiş. “Fatih döneminden başlayan bu koleksiyon, mekanik saatin tarihçesi gibi de algılanabilir. Politik ve tarihi değer kazanmış saatler var” diyen Recep Gürgen, 70’li yıllarda ustası Wolfgang Meyer’le birlikte Topkapı Sarayı’ndaki saatlerin restorasyonunu yapıp bir sergi oluşturmuş. Şimdi orası kapalı tutuluyormuş. “Topkapı Sarayı Kültür Bakanlığı’na, Dolmabahçe Meclis’e bağlı. Bizim Topkapı’daki saatler için bir çalışmamız yok. Bir mekanikçi olarak ülkemizdeki kıymetli saatlerin kötü durumda olmasını elbette istemeyiz. Tamir edebilecek durumda olup da el atmamak kötü. Onun da sırası gelirse yaparız” diyor Şule Gürbüz. Topkapı Sarayı’ndaki saatlerle ilgili projelerinden henüz sonuçlanmadığı için daha fazla bahsetmiyorlar.

Başka türlü bir maya

Dolmabahçe Sarayı’ndaki saatler arasında Şule Gürbüz’ün en değer verdikleri Mevlevi ustaların eserleri. “Bir mekanik saatçilik geleneği yokken, öncülü ve ardılı olmadan doğmuş, kendi paralarıyla olağanüstü işler yapmış az sayıda usta var. Onlar mayaları başka türlü kabaran nadide insanlar. Hayatları boyunca bir ya da en çok iki saat yapmışlar. Dünyanın hayranlık duyacağı eserler ortaya koymuşlar. Onların çalışmaları gelmiş geçmiş en büyük saatçilerden sayılan Fransız Abraham Louis Breguet’nin yaptıklarından daha kıymetli. Çünkü Breguet’nin saatleri yaptığı dönemin öncesinde 200-300 yıllık bir gelenek vardı. Bu müstesna insanların yaptıklarını sergileyebilmek de başlı başına bir iş diye düşünüyorum” diyor.

Torna başında bir kadın

Eşi benzeri olmayan saatler üzerinde çalışan iki üstada zorlu tamir sürecini soruyorum. “Önce eksik parçaları belirliyoruz. İsviçre’den bir saat tornası getirttik. İhtiyacımız olan parçaları teker teker kendimiz üretiyoruz. Saat çok fonksiyonlu bir şey. Takvimi, çalar tertibatı, müzik aksamı hepsi çalışır hale getirilmeli. Tamiratı, saati yapan ustanın düşüncelerine, arzusuna uygun şekilde tamamlamak gerekir” diye yanıtlıyorlar.

Ömrü ustanın elinde

“Saat Allah’ın verdiği ömürle yaşamıyor. Onun dünya döndükçe sürecek bir ömrü var ve bu, ustaların elinde. Tamir etmek için 1 yıla yakın zaman harcadığımız saatler oldu. Bunlar yaşlı mekanik objeler. Yaşlı bir insan gibi her an eliniz üzerinde olmalı. Tamir edilince onun artık bir daha ah uh etmeden bir ömür süreceğini düşünemeyiz. Periyodik olarak bakımlarını yapmak gerekiyor” diyor Şule Gürbüz.

Kötü de, iyi de sonsuz

Evinde 70 civarında saati olan Şule Gürbüz “İnsan tamir edebileceğini bildiği ne güzellikte, ne kıymette olduğunu anlayabildiği bir saati gördüğünde almadan edemiyor. İlk zamanlarda daha çok saat alıyordum. Şimdi güzel şeyler bulmakta da güçlük çekiyorum. O yüzden son zamanlarda fazla bir şey almıyorum” diyor. Peki sizden sonra bu eserlere hak ettikleri değeri verecek, sahip çıkacak insanlar gelecek mi? Diye soruyorum. “Kötünün arkası kesilmiyorsa iyinin de kesilmeyecektir. Az sayıda da olsa bu işle ilgilenecekler çıkacaktır” diyorlar.

Kaynak: Posta Pazar Postası, 17.06.2007, s.6, Fotoğraf: Muzaffer Kantarcıoğlu (c)


Zamanın aracı onun ömrünün amacı

Halime Çelikel

“Mümkün olsa da sarayda bir gün geçirebilsek. O dönemin kıyafetlerini giysek, yemeklerini yesek, müziklerini dinleyip eğlensek.” Topkapı Sarayı’na ilk kez gittiğimde böyle düşünmüştüm. Bu fikir beni o kadar heyecanlandırmıştı ki gece rüyama bile girdi. Hayal ettiğim elbiseleri giymiş sarayda arz-ı endam ediyordum ki birden “Yakalayın şunu” diye bir ses duydum. Peşimde bir dolu asker. Ben önde kaftanın eteklerini toplayıp kaçmaya çalışıyorum. Böyle bir kaçmak görülmemiştir. Kan ter içinde uyandığımda bu hayali kurduğuma bin pişman olma kıvamına gelmiştim.

Huzur dolu bir vaha

Saat Müzesi’ne Şule Gürbüz’le röportaj yapmaya giderken Dolmabahçe Sarayı’nın bahçesini boydan boya geçmem gerekti. Rüyamı hatırlayıp nöbet yerlerine giden askerleri İPeşime düşerler mi’ kaygısıyla göz ucuyla süzmeden edemedim. Sarayın güzelim manzaralı bahçesini bu gerilimli duygularla (!) adımladım. Şule Gürbüz’ün çalıştığı saat atölyesi tam bir vaha gibiydi. Hayatın koşuşturmasından uzak,
kahve kokan, inceden Bekir Sıtkı Sezgin’in nağmelerinin duyulduğu, dışarıdaki sıcağa inat serin. Masanın üzerine kurulmuş kedinin mırıl mırıl uyuması da huzur manzarasını tamamlıyordu. Tamir edilmeyi bekleyen saatler vardı etrafta. Tıkır tıkır çalışanlar da vakti geldiğinde ahenkle gonkluyordu. Tabii tüm bu ortamı yaratan kadın da dingin. Hani insanlarla eşanlamlı kelimeler olsa Şule Gürbüz’ünki ‘sükûnet’ olurdu.

Felsefe yapamadık

Şule Gürbüz, Türkiye’de sanat tarihi, Londra’da felsefe okumuş. Konservatuarda müzik eğitimi alan, viyolonsel ve kilise orgu çalan Şule Gürbüz’ün yayımlanmış 3 kitabı var. Bu konularla dolaylı ilgisi olan soruları bile yanıtlamak istemiyor. “Felsefe okumuş, saatler konusunda uzmanlaşmış biriyle konuşunca zaman kavramı üzerine bir soru sormadan olmaz” diyorum, aldığım cevap “Eğitimim ve yaptığım iş düşünüldüğünde klip çekimine uygun bir görüntü verdiğimin farkındayım ama saat tamir ederken öyle sanatçı elinden çıkma felsefi düşüncelere saplanmıyorum. Sadece işimi iyi yapmaya çalışıyorum” oluyor.

Aklına değil başına gelmiş

Dolmabahçe Sarayı’na araştırmacı olarak giren Şule Gürbüz’ün depolardaki hepsi de çalışmaz durumda olan saatler ilgisini çekmiş. Nedenini kendisi de bilmiyor. “Ben müstakil olmayı, yalnız başıma kalmayı, buna yönelik bir ortam kurmayı seven biriyim. Sarayda bir saat atölyesi kurarak böyle bir ortamı yaratabileceğimi, bir ustanın beni yetiştirebileceğini düşündüm. Bu kadar başka eğitimlerden sonra hayalim saatçi olmaktı diyemem. Benim arzum böyle asude, sükûnet içinde bir işi yapabilmekti. Saatçiliğin kendi içinde çok zarif başka bir işte olmayan bir yapısı var. Bu da beni cezbetti. Saatçilik aklıma değil başıma
gelen bir şeydi” diyor.

Son saraylının öğrencisi

Şule Gürbüz, bu ayarda saatleri tamir etmeyi öğretebilecek kim var diye araştırıp saray saatleri danışmanı Recep Usta’yı bulmuş. Kendisini eğitmesi için Recep Gürgen’i ikna etmesi kolay olmamış. Şule Gürbüz’le röportajımızın sürpriz konuğu Recep Gürgen, Osmanlı’nın son saray saatçisi Wolfgang Meyer’in öğrencisi. Kartında ‘Tamiri imkansız saat yoktur’ yazan bir usta. Bugüne dek 30 binin üzerinde saati tamir etmiş. Haftanın bir günü Recep Usta saraya gelmiş, bir gün de Şule Gürbüz onun atölyesine gitmiş. İşi öğrenmek için çok çalışan Şule Gürbüz hocasının gözüne girmek için elini amonyaktan, benzinden çıkarmamış. 1 yıl sonra Dolmabahçe Sarayı’nın içindeki saat atölyesini kurmuşlar. 50 yıldan daha uzun süredir yok olmuş saray saatçiliği geleneğini de böylece yeniden canlandırmışlar. Atölyede Dolmabahçe Sarayı’na ait 193 saatin 169’unu tamir etmişler. 26 Eylül 2003’te sarayın iç hazine binasında bulunan Türkiye’nin ilk ve tek saat müzesini açmışlar. Müzede saatlerin 64 tanesi sergileniyor. Ayrıca Beylerbeyi Sarayı, Yıldız Şale, Ihlamur Kasrı, Aynalıkavak Kasrı, Küçüksu Kasrı, Florya Atatürk Köşkü gibi diğer köşk ve kasırlara camilere ve azınlık okullarına ait saatleri de onarmışlar. Recep Gürgen’e ait atölyede de müzayedelere çıkan, kişilerin özel koleksiyonlarında yer alan binlerce saati tamir etmişler.

Saat kulesinden düşmüş

Yetişme süresince birçok bilmediği alet edevatla, kimyasalla, saat kuleleriyle uğraşırken Şule Gürbüz’ün başına çeşitli kazalar da gelmiş. Örneğin saat kulesinden düşerek omzunu kırmış ama “Bunun yaptığım işle tek bağlantısı düştüğüm yerin tesadüfen bir saat kulesi olması. Düşmemin nedeni sakarlığım” diyor. Şule Gürbüz mesleğe çıraklıktan değil kalfalıktan başlamış. Recep Usta’nın atölyesinde işi öğrenirken de normal bir tamircinin hayatında görmeyeceği çok kıymetli saatlerle çalışmış. “Kötü, değersiz, mekanik yönden kıymeti olmayan bir saatle zaman kaybetmedim. Piyasa tipi saatleri hiç elime almadım. O yüzden kısa zamanda bir zevk, üslup, iyinin kıymetine dair fikir sahibi oldum” diyor. Türkiye’deki hatta dünyadaki tek kadın mekanik saat tamircisi Şule Gürbüz saray saatlerini tamir edecek ehil ellere işte böyle sahip olmuş.

Yüzlerce yıllık tik taklar

“19. yüzyıl sonu Osmanlı’nın zayıf bir dönemi olduğu için saraya çok fazla hediye gelmiyormuş. Dolmabahçe Sarayı’ndaki objelerin çoğu kataloglardan seçilerek satın alınmış. O dönemde zengin olan herkesin sahip olabileceği türden saatler var sarayda. En eskisi 1500’lerde yapılmış bir İtalyan Rönesans saati” diyerek Dolmabahçe’deki saat koleksiyonu ile ilgili bilgi veriyor Şule Gürbüz.

En değerliler Topkapı’da

Oysa Topkapı Sarayı’ndakiler dünyanın en değerli saat koleksiyonlarından biriymiş. “Fatih döneminden başlayan bu koleksiyon, mekanik saatin tarihçesi gibi de algılanabilir. Politik ve tarihi değer kazanmış saatler var” diyen Recep Gürgen, 70’li yıllarda ustası Wolfgang Meyer’le birlikte Topkapı Sarayı’ndaki saatlerin restorasyonunu yapıp bir sergi oluşturmuş. Şimdi orası kapalı tutuluyormuş. “Topkapı Sarayı Kültür Bakanlığı’na, Dolmabahçe Meclis’e bağlı. Bizim Topkapı’daki saatler için bir çalışmamız yok. Bir mekanikçi olarak ülkemizdeki kıymetli saatlerin kötü durumda olmasını elbette istemeyiz. Tamir edebilecek durumda olup da el atmamak kötü. Onun da sırası gelirse yaparız” diyor Şule Gürbüz. Topkapı Sarayı’ndaki saatlerle ilgili projelerinden henüz sonuçlanmadığı için daha fazla bahsetmiyorlar.

Başka türlü bir maya

Dolmabahçe Sarayı’ndaki saatler arasında Şule Gürbüz’ün en değer verdikleri Mevlevi ustaların eserleri. “Bir mekanik saatçilik geleneği yokken, öncülü ve ardılı olmadan doğmuş, kendi paralarıyla olağanüstü işler yapmış az sayıda usta var. Onlar mayaları başka türlü kabaran nadide insanlar. Hayatları boyunca bir ya da en çok iki saat yapmışlar. Dünyanın hayranlık duyacağı eserler ortaya koymuşlar. Onların çalışmaları gelmiş geçmiş en büyük saatçilerden sayılan Fransız Abraham Louis Breguet’nin yaptıklarından daha kıymetli. Çünkü Breguet’nin saatleri yaptığı dönemin öncesinde 200-300 yıllık bir gelenek vardı. Bu müstesna insanların yaptıklarını sergileyebilmek de başlı başına bir iş diye düşünüyorum” diyor.

Torna başında bir kadın

Eşi benzeri olmayan saatler üzerinde çalışan iki üstada zorlu tamir sürecini soruyorum. “Önce eksik parçaları belirliyoruz. İsviçre’den bir saat tornası getirttik. İhtiyacımız olan parçaları teker teker kendimiz üretiyoruz. Saat çok fonksiyonlu bir şey. Takvimi, çalar tertibatı, müzik aksamı hepsi çalışır hale getirilmeli. Tamiratı, saati yapan ustanın düşüncelerine, arzusuna uygun şekilde tamamlamak gerekir” diye yanıtlıyorlar.

Ömrü ustanın elinde

“Saat Allah’ın verdiği ömürle yaşamıyor. Onun dünya döndükçe sürecek bir ömrü var ve bu, ustaların elinde. Tamir etmek için 1 yıla yakın zaman harcadığımız saatler oldu. Bunlar yaşlı mekanik objeler. Yaşlı bir insan gibi her an eliniz üzerinde olmalı. Tamir edilince onun artık bir daha ah uh etmeden bir ömür süreceğini düşünemeyiz. Periyodik olarak bakımlarını yapmak gerekiyor” diyor Şule Gürbüz.

Kötü de, iyi de sonsuz

Evinde 70 civarında saati olan Şule Gürbüz “İnsan tamir edebileceğini bildiği ne güzellikte, ne kıymette olduğunu anlayabildiği bir saati gördüğünde almadan edemiyor. İlk zamanlarda daha çok saat alıyordum. Şimdi güzel şeyler bulmakta da güçlük çekiyorum. O yüzden son zamanlarda fazla bir şey almıyorum” diyor. Peki sizden sonra bu eserlere hak ettikleri değeri verecek, sahip çıkacak insanlar gelecek mi? Diye soruyorum. “Kötünün arkası kesilmiyorsa iyinin de kesilmeyecektir. Az sayıda da olsa bu işle ilgilenecekler çıkacaktır” diyorlar.

Kaynak: Posta Pazar Postası, 17.06.2007, s.6, Fotoğraf: Muzaffer Kantarcıoğlu (c)


Takip Et

Her yeni yazı için posta kutunuza gönderim alın.