Bir yıl daha geçerken

https://i1.wp.com/i419.photobucket.com/albums/pp273/monochorme/monochrome/McGonigle/McGonigle-Tourbillon-tempered08.jpg
McGonigle Tourbillon – Photo by Curtis @ tempered-online.com


Monochrome çok güzel bir blog. Son yazı vesilesiyle yine hakkını teslim etmek isterim. Düzenli ve çalışkan biri olan Frank Geelen tarafından yönetiliyor. Bence, meraklılar muhakkak bir kenara not etsin ve izlesin.

Konuya gelirsek: McGonigle Biraderler’den daha önce söz etmiştim. Aynı şeyleri tekrarlamayacağım. Sadece bu saate baktığımda neler gördüğümü söylemek istiyorum.

pkı kolumuzdaki diğer saatler gibi bu saat: Bir sanat eseri. 


Sanat eserlerinin doğasında zamana meydan okumak vardır. 

(Abuk subuk ‘güncel sanat’ saçmalıklarından söz etmiyorum. Uçup giden şeylerin ardında koşan sanatçılardan hazzetmiyorum. Zamana dokunan sanat eserleri önemli benim için.)
  
Sanat hep zamanla bağlantılıdır, zamanla doludur, zamanla uğraşmaktadır. 

Edebiyat, resim ve heykel gibi kadim sanatlardan saatlere uzanan ince ve elem dolu bir yol var

Tarihe nereden baktığımıza bağlı olarak bu yolu doygun ve neşeli olarak da tanımlayabiliriz. 

Ama yıllar geçse de sonuç değişmeyecektir:  

Biz faniler sanatı hep coşku verici ve kederli bulacağız. 


Sanat ve saatseverlere yeni yılda sağlık ve afiyet diliyorum.

Reklamlar

KIYAMET SAATİ VE ZAMANIN ÇOCUKLARI

219 üretimi Kukulkan 47mm’lik çapıyla büyük bir saat, kadrandaki sayılar Mayalara özgü.

“21 Aralık 2012’de kıyamet kopacak” önermesini ciddi ciddi tartışanların olduğu bir zamanda biraz da saatlere, kadim Maya kültürünün çağdaş mekanik saatler üzerindeki ‘yeni’ görünümlerine bir bakalım.
(Bir yandan bu kıyamet tartışmalarının çok yararlı olduğuna inanıyorum. Aslında her gün bir felaket yaşanıyor, her gün insanlar öldürülüyor, iktidar ve güç için, para ve zevk için, inanç ve ideoloji için zulüm yapılıyor.)

Mayalar günümüzden yaklaşık 3000 yıl önce ilk tapınakları inşa etmeye ve takvim sistemi oluşturmaya başlamışlar, ilk dönemlerinde ‘Zamanın çocukları’ olarak doğa ile uyum içinde yaşayan, tarımla uğraşan, barışçı bir halk vardı. Ama her devrin bir sonu vardır, günümüzden yüzlerce yıl önce Mayalar değişmişti, savaşçı ve iktidar mücadelesi içine giren küçük beyliklere bölünmüşlerdi. Vahşi İspanyollar, işgale başlayıp hastalık ve yıkım getirdiklerinde, bölünmüş ve dağınık topluluklarla karşılaştı. Bu karşılaşmanın sonucunun ne olduğu biliniyor, ağır işleyen erken bir kıyamet yaşandı ve Mayalar tarih sahnesinden silindi.

Mayalar sıfır kavramını biliyorlardı. Orta-Amerika’nın diğer Kolomb-öncesi halkları gibi, Mayalar da on tabanıyla değil yirmi tabanıyla, yani yirminin kuvvetleriyle sayıyorlardı. Bu sistemin taban değeri 5’ti. Mayalar yüz milyonlu sayılarla hesaplar yapabiliyorlardı. İnce astronomik gözlemler yapmış, ay ve gezegenlerin hareketlerini hesaplamış, güneş tutulmalarını önceden tahmin edebilmişlerdi.

Mayalar’ın zamana ilişkin çalışmalarında esas olarak iki takvimleri bulunuyordu: Tzolkin denen takvim dinsel amaçlıydı. Tzolkin takvimine ‘kutsal yıllık’, ‘büyülü takvim’, ‘ayin takvimi’ de denirdi. Jülyen takvimine oranla çok daha kesin bir ‘güneş yılı’na dayalı Haab denilen takvim ise güneş takvimiydi. Güneş yılını Mayalar 365,2420 olarak belirlemişlerdi. Modern astronomiye göre güneş yılı 365,2422 gündür. Yani dakika ve saniye gibi zaman ölçülerinden yoksun olduğu varsayılan Mayalar’ın hesabı ile modern astronominin hesabı arasındaki yıllık fark yalnızca 17 saniyedir. Dinsel takvim 260 (20×13), güneş takvimi ise 365 günden (kin) oluşuyordu. 365 günlük güneş yılını 20 günlük 18 ayın sonunda, eski Mısırlılar ve Yunanlılar’daki epagomenayı andırır tarzda, yaptıkları beş günlük ilaveyle elde ederlerdi ki, buna bu yüzden ‘muğlak yıl’ da denir. Her iki takvim için 18.980 günlük bir periyot sonunda, yani 365 günlük 52 yıl veya 260 günlük 73 yıl sonra bir çakışma sözkonusuydu, bu periyot 52 “muğlak yıl” olarak belirtilir.

‘Zamanın çocukları’ eski Maya halkları bugün yok. Ama uygarlık ölmez, her daim başka bir uygarlığın içinde yeniden uyanabilir. İşte De Bethune ve 219 isimli iki saat üreticisinin Maya uygarlığına gönderdikleri selam (oldukça pahalı da olsa) bu cinsten bir hatırlatma sayılır.

DB25 IX Maya


İfrit teferruatta mahfuzdur*

Kimi zaman bileğinde 45mm çapında süt danası büyüklüğünde pilot saati taşıyan insanları görüyorum da şaşırıyorum.

Pilot değil, o akşam uçuracak bir uçağı yok, gözleri de şahin gibi, benden iyi görüyor, elinde şöyle babayani deri bir eldiven de yok ki saatin tacına hunharca asılıp ferahfeza ayarını yapsın.

Fakat masa saati büyüklüğünde bir pilot saatini yanında gezdirmekte bir sakınca görmüyor.

Zenith Aéronef Type 20 -2012

Şanlı geçmişine, zekice düşünülmüş tasarımlarına hayran olduğumuz Zenith, bu tür insanlar için özene bezene, üstelik geçmişe de şık bir atıfla Aeronef Type 20 adında bir saat yapmış. Ancak tacın başka bir dünyadan gelmiş gibi olması, kadrandaki kırmızı ibrenin baş ağrısı yapması ve nihayet yelkovanın çirkinliği beni yoruyor.

Evet pilotlar için tacın iri olması gerekli. Evet şu gerekli, bu gerekli. Hepsini anlıyorum, fakat zevksizliği anlamıyorum. Eski tasarımın da yenisinden aşağı kalır yok, ilkel bir duruşu var. Yine de çirkinlikte, torunu kadar aşırıya kaçmayan bir yanı olduğu görülüyor.

Zenith Aéronef Type 20 – 1939

Gözlere daha fazla eza için işkencenin fazlası:

1. http://www.lacotedesmontres.com/No_9044.htm
2. http://chronos24.pl/basel-2012-zenith-montre-d-aeronef-type-20/
3. http://www.zenith-watches.com/pilot/fr/plan-de-vol-numero-1/montres-et-compteurs-historiques

*Şeytan ayrıntıda gizlidir.


Ahtapot saati

Romain Jerome * The Octopus

Zamanın kollarına uzanmak mümkündür bazen.

Azıcık geri çekilmek gerekir, ki yavaşlayalım.

Bir tarih kitabı yeterlidir bazen. Kolundaki saat tıkır tıkır işlerken, aklına, kalbine akan zamanlar, kelimeler, isimler, yerler, ahtapotun karanlık sularda gezinmesine benzer.

Sevdiğini öpmek, ona sarılmak, elini tutmak yeterlidir bazen: Kolundaki saat, akrebin ağırbaşlı hüznünü taşırken, yelkovanın acele etmeden, kadifemsi ilerlemesi gibi, bütün güzel zamanlar, ahtapotun ışıklı sularda yıkanmasına benzer.

Kitapların, dergilerin uyukladığı bir odaya girmek gerekir bazen: Masanın üzerinde, Refik Halit Karay’ın gözlerinin gezindiği bir saat uyanır. Ahtapotun kollarından biri dokunmuştur, zaman uzayıp gider.

Bir şehre, başka bir şehirden bakmak gerekir bazen: Bir anne yaramaz çocuğunu çağırır. Kız kardeşinin saçlarını örgü yapar ablası. O zamanlar, ahtapotun kolları eskimiş bir şarkı gibidir, bazen duyulur, bazen duyulmaz olur şehrin loş sokaklarında.

Bazen saatin durması iyidir. Öfke, isyan damarlarında duramayan, geçtiği yerlerden hiç çıkmayan bir mürekkep gibi yayılır. Ahtapotun kolları devrimcidir, zamanı izlerken yumruğunu kaldırmak istersin, gökyüzündeki güneş, inançların toplamı gibi terletir insanı.

Saatini koparmak istersin bazen. Yahut ahtapot alır, denize götürür haksızlıklara dayanamayan saatini, karanlık sulara atar, sen de kaybolursun, birlikte yürüdüğün arkadaşların da.

Ne de olsa ölüm hakikattır.

Vakit geçer, gazetelerin sayfalarındaki mürekkep kurur, kağıt sararır.

Geriye kum kalır.


YENİ BİR SAAT, ESKİ BİR ZAMAN: SEIKO 6139


Daha doğrusu tam adı Seiko 6139-7070. Daha birkaç günlük. Hemen alır almaz yazmak istemedim.

Kronograf özelliği olan saatlere ilgim yoktur aslında.  Fakat nasıl olduysa ikinci el saatler satan bir dükkanda bu saati görür görmez sevdim.    

‘Bakalım anlaşabilecek miyiz, ısınabilecek miyiz birbirimize?’ diyerek son birkaç gündür inceleyip duruyorum.

Yeni bir saat dediğime bakmayın. Benim için yeni. Yoksa, güngörmüş bir saat 6139-7070, 1970’lerde üretilmiş. 6139 serisi ilk üretilen otomatik kronograflardan biri (1969). (‘İlk otomatik kronograf‘ konusunda çeşitli tartışmalar var. Kimi Zenith El Primero diyor, kimi Heuer‘den Brietling ve Buren’e kadar çeşitli markalar tarafından kullanılan Chronomatic mekanizmasıdır diyor. Rivayet muhtelif.)

Ama benim ilk kronografım oluyor kendileri.

Seiko 6139 bilekte güzel, tok görünümlü bir saat. Kasa klasik yapısına rağmen tacın gömülü olması nedeniyle değişik bir görünüme sahip.

Seiko 6139, aslında büyük bir saat değil fakat boyutları dolayısıyla (yüksekliği 14 mm, uzunluğu 45 mm, genişlik 39,5 mm) olduğundan daha büyük görünüyor.

Kronografı sağlam, güven verici, dakik.

Bu güzel saatte tek yadırgadığım nokta, elle kurulamıyor oluşu. Elle kurulma özelliği, bence kaliteli bütün otomatik saatlerde olmalı. Otomatik saatler elbette saatçilikte devrimci bir adım. Fakat kurmalı saatlerin de papucu dama atılmadı. Otomatik saatlerin bir süre el kol hareketiyle güç toplaması gerekirken, kurmalı bir saatin tacını yakalayıp şöyle bir iki tur çevirmekle hemen çalışmaya başlıyor olması büyük bir rahatlık.

Tissot’mu sakladım bir yere. Her gün dışarıya çıkarmayacağım. Günlük saat olarak Seiko 6139’u kullanacağım şimdilik.

Kardeş saatler, kardeş kalemler…


Mekanik sanat: Hautlence HL2.0

Bazı saatler hareketli heykellere benzeyen yapılarıyla sanatın iyileştirici gücüyle donatılmıştır. 
Butik üretim yapan, bağımsız Hautlence firmasının HL2.0 modeli mikromekanik sanatının eşi az bulunur en güzel örneklerinden biri. Hautlence firması tasarımlarıyla hem geçmişe referans veren hem de kendine özgü buluşlarından dolayı patentli yenilikler içeren saatler üretiyor.
Elbette mikromekanik sanatı, hiç ucuz değil. Zaten 552 parçadan oluşan bu şaheserden sadece 28 tane üretilmiş. Herkes için erişilebir bir saat değil. Ama bu durum çoğunluk için bence o kadar önemli değil. Çünkü HL2.0 modeli fizik, mühendislik, tarih, yaratıcılık gibi birbirine destek olan bilim ve sanat bağlantıları kuvvetli, çok güzel bir örnek. Böyle üretimleri takdir etmeli insan. 
Kurucular marka adını İsviçre’nin en önemli saat merkezlerinden biri olan Neuchatel’den anagram (harflerini yerini değiştirerek yeni bir kelime üretme) tekniğiyle türetmişler.
Güzel saatlerin fotoğraflarına veya videolarına bakmak, Louvre Müzesi’nde nadide bir tabloya bakmak gibi, çok keyif verici, evet.

Bir başka Hautlence harikası: HL 05

Ek okuma:  

Hautlence: A time check for style


Kavuşma saati

Çok sevdiğim Tissot’ma kavuşalı günler geçti. Doğrusu emektar saatimden ayrılmak zor olmuştu. Fakat daha önce de yazdığım gibi ciddi bir bakıma ihtiyacı vardı. Hayırlı bir ayrılık oldu diye düşünüyorum.

Galiba saatlere düşkün olan insanların en önemli ortak özelliği,  saatlerindeki en küçük bir değişime dahi kafayı takmaları. Arkadaşlarla sohbet ederken bunu çok sık gözlemliyorum. Bir çizik veya en küçük sapma saatine düşkün insanın kederlenmesi için yeterli bir neden.

İçinde minnacık yığınla parçanın ritmik hareketlerle bileğimin üzerindeki küçük evde dans etmesi benim için yeterli aslında. Mekanik saatler doğaları gereği çok çalışkandırlar, durmaksızın, hiç yılmadan çalışmaya eğilimlidirler.

Normal şartlar altında mekanik saatlerin ömürleri çok uzundur, sağlam ve dayanıklıdırlar. Ama bu güzelim zaman makinelerinin pek çok düşmanı vardır. En başta zamanın kendisi, sonra su (nem) ve toz gibi unsurlar saatlerimize çok zarar verir.

Oysa mekanik saatlerin ciddiye alınması gereken en büyük düşmanı insandır. Ben de mesela, o kadar çok sevmeme rağmen -elbette hiç istemeden- saatimin sağa sola çarpmasına neden oldum. Saatime yeterli özeni göstermedim. Sonra da camdaki, kasadaki çiziklere bakıp üzüldüm.

Tissot’mun tamirde olduğu günlerde çoğunlukla bir Zenith ile idare ettim. Fakat hiçbir saat güzelim Tissot’mun yerini tutamaz gibi geliyor bana. O günlerde sevgili saatime daha iyi bakmaya karar verdim.